Bir sevda masalıydı kendi gözlerinde. Bencillik insanlığın en büyük yarasıydı, kanamayan. En güzel ve en kötü şeylere, enlerin hepsine sahip olduğunu düşünen bir insanın oğlu olmasıydı onunda derdi. Kendi doğacak çocukları da atalarından gelen bencilliklerin üstüne, bencillik katacaklar ve daha bencil olacaklardı şüphesiz.Yara diye tanımladığı bencillik üzerine düşünmesi gerektiğini düşündü tekrar, çünkü bencillik belki de bir hastalıktı. Doğarken edindiğimiz genetik bir hastalık, yıllar geçtikçe tedavisi insanın kendi içinde- yine bencillik ederek kendini doktor ilan etmesiyle- çözmeye çalışacağı belki çözeceği belki de çözemeyip pes edeceği bir hastalıktı. Vardı öyle hastalıklar. Bir süre sonra çırpınmanın son erdiği, hastanın hastalığa teslim olduğu... Aşk gibi..
Elini cebine attı, saate bakacağı bir saati yoktu kolunda. Cep telefonunu buldu. Geç olmuştu, soğuk havada bir saati aşkın süredir oturduğu bank, onu hasta edecekti. Aldırmadı soğukta düşünmek daha iyi oluyordu bazen..
Dijital saatleri de sevmiyordu, zamanın hızla akmasına katkı yaptıklarını düşünüyordu. Dijital saatler olmasaydı insanlar saat konusunda yanılabilir, dalgınlığına getirebilir ve zamana karşı kısa süreli de bir zafer kazanma edası takınabilirlerdi. Yaşadıkları zaman dilimi içerisinde insanların bu tür doğaçlanmış hislere ihtiyacı vardı. Gülümsemelerin, belli edilmeyen kıskançlıkların ve kızgınlıkların yanında, gerçek hislere ihtiyaç duymak, suyun insan yaşamındaki vazgeçilmezliğinin oranını düşürdüğü şüphesizdi. Konudan konuya geçen zihnini yavaşlatması gerekiyordu. Bu yüzden ayağa kalktı.
Bacakları üzerinde esnedi. Bir jimnastikçi olsaydım, düşüncesi vardı şimdi de aklında. Düşünmek istemiyordu. Birkaç kadeh bir şeyler içmek, beynini uyuşturmak ve sonra da uyuşmuş, düşünemeyen beyni ile düşünmeden harekettiği ettiği davranışlarının, düşünmeye başladığı zaman, muhakemesini yapmak istiyordu. Böylece tekrar uyuşturmak için bir nedeni olacaktı beynini. Beyninin, beyni hakkında plan yapması da hoşuna gidiyordu, en azından sinsi olmadığını düşünüyordu.
Bayağı yol gelmiş olduğunu fark etti. Sağda rum meyhanesi gördü. Üşüdüğü için düşünmeden içeri girdi.
Loş sıcak bir ortamı vardı meyhanenin. Küçük ve az insan olması, müziğin daha net duyulmasını sağlıyordu. Bu güzel diye düşündü. Yanına sokulmuş adamı fark ettiğinde admamın kendisini karşılamış, masaya buyur etmiş elini gördü.
Oturdu ve ''Rakı'' dedi. ''Rakı getir bana.''
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder